Submitted by: sdemir   Date: 2010-03-12 09:32
Karbohidrat Metabolizma Bozukluklarinda Biyokimya

Karbohidratlar
Karbohidratlar, birden fazla hidroksil (—OH) grubu içeren alkollerin aldehit ya da keton türevleri veya bu türevlerin hidrolizi ile oluşan bileşiklerdir.
Karbohidratlar, üç ölçüte göre sınıflandırılırlar:
Molekülde bulunan basit şeker ünitelerin sayısına göre; monosakkaritler, disakkaritler, polisakkaritler
Reaktif gruplarına göre; aldozlar (aldehit grubu içerenler), ketozlar (keton grubu içerenler)
Karbon zincirinin uzunluğuna göre; triozlar, tetrozlar, pentozlar, heksozlar, heptozlar

Monosakkaritler, daha basit bir forma hidroliz edilemeyen en küçük karbohidrat ünitesidirler.
Trioz (üç karbon atomu içeren) monosakkaritlerden gliseraldehit (aldoz) ile dihidroksiaseton, (keton) önemlidir.
Tetroz (dört karbon atomu içeren) monosakkaritlerden eritroz (aldoz) ile eritrüloz (keton) önemlidir.
Pentoz (beş karbon atomu içeren) monosakkaritlerden ksiloz ve riboz (aldoz) ile ksilüloz ve ribüloz (keton) önemlidir.
Heksoz (altı karbon atomu içeren) monosakkaritlerden glukoz, mannoz ve galaktoz (aldoz) ile fruktoz (keton) önemlidir.
Heptoz (yedi karbon atomu içeren) monosakkaritlerden sedoheptüloz (aldoz) önemlidir.
Doğada ve organizmada en yaygın bulunan monosakkaritler, trioz, pentoz ve heksozlardır. Heksozlardan en fazla bulunanları da glukoz, fruktoz, galaktoz ve mannozdur. Kan şekeri deyince, bir aldoheksoz olan glukoz anlaşılır. Aldopentoz olan riboz ve 2-deoksiriboz, nükleotitlerin ve nükleik asitlerin bileşenleridirler.
Monosakkaritlerin çeşitli izomer şekilleri tanımlanmıştır:
Monosakkaritlerin optikçe aktif izomerlerinin bir sınıfı D- ve L-izomerlerdir. Monosakkaritlerde D- ve L-izomerlerin ayrımı için, karbonil grubundan en uzak olan asimetrik karbon atomu referans alınır. Referans karbon atomu üzerindeki hidroksil grubu projeksiyon formülünde sağda ise, monosakkarit D- izomerdir; solda ise L- izomerdir. Canlı organizmada bulunan heksozların çoğu D-izomerlerdir; örneğin kandaki glukoz, D-glukozdur.
İki monosakkarit yalnızca bir asimetrik karbon atomu etrafındaki konfigürasyon bakımından farklı ise bunlar birbirinin epimerleri olarak isimlendirilirler. Monosakkaritlerdeki karbon atomları karbonil grubuna en yakın uçtan başlanarak numaralandığında D-Glukoz ve D-Mannoz, yalnızca 2.karbondaki (C–2) stereokimya bakımından farklıdırlar; D-glukoz ve D-Galaktoz da yalnızca 4.karbondaki (C–4) stereokimya bakımından farklıdırlar. Bu nedenle glukozun C–2 de epimeri mannoz’dur, C–4’de epimeri de galaktoz’dur denir.
Glukoz, mannoz ve fruktozun 1. ve 2. karbonlarındaki yapılar farklı diğer karbonlarındaki yapılar aynıdır. Glukoz, mannoz ve fruktoz, enolleşme (enolizasyon) ara basamağından geçerek birbirlerine dönüşebilirler; bu nedenle enol şekerler olarak da bilinirler.
Aldoz ve ketozların 5 ve daha fazla karbonlularının yapılarındaki karbonil grupları ile aynı moleküldeki bir hidroksil grubu, sulu çözeltilerde birbiriyle tepkimeye girer ve böylece halkalı yapılar meydana getirirler. D-Glukoz, piran halkasına benzeyen halkalı yapıda, hafifçe farklı optik özellikleri olan, alfa-D-Glukopiranoz ve beta-D-Glukopiranoz diye adlandırılan iki farklı forma sahiptir. D-Fruktoz, furan halkasına benzeyen halkalı yapıda, hafifçe farklı optik özellikleri olan, alfa-D-Fruktofuranoz ve beta-D-Fruktofuranoz diye adlandırılan iki farklı forma sahiptir.
Monosakkaritlerdeki bir hidroksil grubunun bir başka yapı ile yer değiştirmesi veya bir karbon atomunun karboksilik asite okside olmasıyla çeşitli monosakkarit türevleri oluşur. Þeker fosfatları (glukoz-6-fosfat), amino şekerler (glukozamin), deoksi şekerler (ramnoz), aldonik asitler (glukonik asit), üronik asitler (glukuronik asit), sakkarik asitler (müsik asit), sialik asit (NANA, N-asetil nöraminik asit), şeker alkolleri (sorbitol) önemli monosakkarit türevleridirler.

Disakkaritler, İki monosakkaritin bir su kaybederek glikozidik bağla (bir monosakkaritin aldehit veya keton grubu ile diğer monosakkaritin bir alkol grubu arasında) kovalent olarak bağlanması sonucu oluşmuş bileşiklerdir.
En yaygın disakkaritler; maltoz, laktoz ve sukroz’dur.
Maltoz: İki glukoz molekülünün Glc(alfa 1,4)Glc biçiminde kondensasyonu ile oluşmuş molekül yapısına sahip bir disakkarittir.
Laktoz: Bir galaktoz molekülü ile bir glukoz molekülünün Gal(beta1,4)Glc biçiminde kondensasyonu ile oluşmuş molekül yapısına sahip bir disakkarittir.
Sukroz (Sakkaroz): Bir glukoz molekülü ile bir fruktoz molekülünün Glc(alfa1,2)Fru biçiminde kondensasyonu ile oluşmuş molekül yapısına sahip bir disakkarittir.
Sellobioz: İki glukoz molekülünün Glc(beta1-alfa4)Glc biçiminde kondensasyonu ile oluşmuş molekül yapısına sahip bir disakkarittir.

Polisakkaritler, pek çok sayıda monosakkarit veya monosakkarit türevi molekülün art arda O-glikozid bağları vasıtasıyla bağlanması suretiyle oluşmuş molekül yapısındaki karbonhidratlardır.
Polisakkaritler birbirlerinden zincirleri boyunca tekrarlayan monosakkarit ünitelerinin benzerliği, bu üniteleri bağlayan bağların tipi ve dallanma derecesi bakımından farklıdırlar; buna göre homopolisakkaritler ve heteropolisakkaritler olmak üzere iki grupta incelenirler. Homopolisakkaritler, tek tip monomerik ünite içeren polisakkaritlerdir; heteropolisakkaritler, tekrarlayan iki veya daha fazla farklı tip monomerik ünite içeren polisakkaritlerdir.
Homopolisakkaritlerin bazıları, yakıt olarak kullanılan monosakkaritlerin depo formları olarak işlev görürler ve depo homopolisakkaritler olarak adlandırılırlar. Doğadaki en önemli depo homopolisakkaritler, bitki hücrelerinde nişasta, hayvan hücrelerinde glikojendir; her iki polisakkarit de intrasellüler olarak büyük kümeler veya granüller halinde meydana gelirler.
Nişasta: Bitki hücrelerindeki depo homopolisakkarittir; amiloz ve amilopektin olmak üzere iki tip glukoz polimeri içerir. Amiloz, (14) bağları vasıtasıyla birbirine bağlanmış glukoz ünitelerinin dallanmamış uzun zincirlerinden oluşmuş bir glukoz polimeridir; zincirde birkaç bin glukoz kalıntısı bulunabilir. Amilopektin, (alfa1,4) bağları vasıtasıyla birbirine bağlanmış glukoz ünitelerinin uzun zincirlerinin her 24–30 glukoz kalıntısında bir dallanması suretiyle oluşmuş bir glukoz polimeridir; dallanma noktalarındaki bağ, (alfa1,6) bağıdır.
Amilazlar denen enzimler, nişastanın hidrolizini gerçekleştirirler. Gerek nişasta gerekse parçalanma ürünleri, iyot çözeltisiyle karakteristik renkler verirler; bu renkler, çözelti ısıtılınca kaybolurlar soğutulunca tekrar ortaya çıkarlar.
Glikojen: Hayvan hücrelerinin temel depo homopolisakkaritidir. Glikojen, amilopektin gibi, glukoz kalıntılarının (alfa1,4) bağları vasıtasıyla birbirine bağlanması suretiyle oluşmuş bir alfa-D-glukopiranoz polimeridir; fakat glukoz ünitelerinin uzun zincirlerinin her 8-12 glukoz kalıntısında bir dallanması nedeniyle daha yoğun bir dallanma gözlenir; dallanma noktalarındaki bağ, (alfa1,6) bağıdır.
Glikojen, özellikle karaciğerde ve kasta boldur; karaciğerin yaş ağırlığının %7’sini oluşturur.
Karaciğerdeki glikojen miktarı, karbohidrattan zengin yemeklerin ardından yükselir. Hepatositlerdeki glikojen, büyük granüller halinde bulunur; bu granüller, ortalama birkaç milyon moleküler ağırlıklı, yüksek derecede dallanmış daha küçük granüle bileşimlerin kendiliklerinden kümelenmeleri ile oluşmuşlardır. Glikojen granülleri, aynı zamanda sıkıca bağlı şekilde glikojenin sentez ve yıkılımından sorumlu enzimleri de içerirler. Karaciğerdeki glikojenin işlevi, yemek aralarında kana glukoz vererek ya da yemeklerden sonra kanda yükselen glukozu bağlayarak kan glukozunun belirli sınırlar arasında korunmasını sağlamaktır. Glikojen bir enerji kaynağı olarak kullanılırken, glukoz üniteleri, glikojenin indirgeyici olmayan uçlarından teker teker çıkarılırlar.
Kas glikojeni de yemeklerin ardından nadiren kasın yaş ağırlığının %1’ine kadar yükselir. Kas glikojeninin işlevi, ATP gereksiniminin arttığı kasılma olayları sırasında anaerobik glikoliz için gerekli olan glukoz-6-fosfatları sağlamaktır.
Diğer hücrelerde az miktarda bulunan glikojen, acil enerji kaynağı olarak kullanılır.

%50’den daha fazla karbohidrat içerebilen, fakat genelde protein içeriği baskın olan bileşikler glikoproteinler olarak adlandırılırlar. Birçok integral membran proteini, glikoproteinleri oluşturmak üzere ekstrasellüler bölgeye kovalent olarak eklenmiş oligosakkaritlere sahiptir. Antikorlar, hormonlar ve pıhtılaşma faktörleri gibi salgılanan birçok protein de glikoproteindir. Glikoproteinlerde karbohidrat zincirinin biyolojik fonksiyonlarından biri proteinlerin yaşam süresini düzenlemektir. Örneğin, eritrositlerdeki oligosakkarit zinciri ucundan sialik asit kalıntılarının kaybı, kırmızı kan hücrelerinin dolaşımdan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanır. Karbohidratlar ayrıca hücre/hücre tanınması ve proteinlerin spesifik subsellüler kısımlara sekresyonu ve yönlendirilmesi ile de ilişkilidirler.

Karbohidrat metabolizması
Karbonhidratlar günlük diyetin büyük bir kısmını oluştururlar. Günde yaklaşık 300 g karbonhidrat alınır ki bunun büyük bir bölümünü nişasta (yaklaşık 160 g) ve sakkaroz (yaklaşık 120 g) oluşturmaktadır. Ayrıca bir miktar laktoz (yaklaşık 30 g) ve glukoz ile fruktoz (yaklaşık 10 g) da alınır. Bitkisel besinlerle bol miktarda selüloz, nişasta ve sakkaroz alınır; hayvansal besinlerle ise glikojen ve laktoz alınır.
Diyette bulunan polisakkaritler ve disakkaritlerdeki glikozidik bağlar sindirim kanalında özel glikozidazlarla parçalanır ve böylece karbonhidratlar sindirilirler. Karbonhidratların sindiriminde etkili olan enzimler karbonhidratlardaki alfa ve beta-glikozidik bağlarına ve şeker sayısına özeldirler.
Tükürük alfa-amilazı, pankreas alfa-amilazı ve ince bağırsak 1,6-glikozidazı etkisiyle gerçekleşen karbonhidrat sindirimi sonunda ince bağırsak lümeni içinde maltoz, izomaltoz, laktoz ve sakkaroz disakkaritleri ile glukoz, fruktoz ve galaktoz gibi monosakkaritler bulunur. Disakkaritler, ince bağırsak epitel hücresi zarında yerleşik uygun disakkaridazlar (maltaz, izomaltaz, sakkaraz ve laktaz) tarafından tutulurlar; geçiş sırasında hidrolizlenerek monosakkaritlere ayrılırlar ve böylece oluşan monosakkaritler ince bağırsak epitel hücresi içine ve oradan kana geçerler.
Selüloz, beta-1,4-glikozid bağı içerdiğinden ve bu bağı parçalayacak enzim gastrointestinal kanalda bulunmadığından insanlarda sindirilmez. Diyet içerisinde bulunan selüloz, ksilan ve pektin gibi bitkisel karbonhidratlar, sindirilmeden dışa atılırlar ve feçesin hacmini artırarak bağırsakların düzenli çalışmasını sağlarlar.
Diyetle alınması zorunlu olan spesifik bir şeker yoktur. Glukoz vücutta karbohidrat olmayan bazı bileşiklerden sentez edilebilmektedir. Ayrıca insanda fruktoz, galaktoz, ksiloz ve metabolik olaylar için gerekli tüm şekerler glukozdan sentez edilebilirler.

Kan şekeri deyince sıklıkla glukoz anlaşılır. Vücutta bazı olaylar kana glukoz verici olurken bazı olaylar kandan glukoz alıcı olurlar.
Kana glukoz veren olaylar; bağırsaktan karbohidrat emilimi, glikojenoliz (glikojenden glukozun açığa çıkışı olayı), glukoneojenez (karbonhidrat olmayan prekürsörlerden hücre içinde glukoz biyosentezi)’dir. Glikojenoliz ve glukoneojenez, diyetle alınan glukozun yeterli olmadığı durumlarda kana glukoz sağlayan olaylardır.
Kandan glukoz alan olaylar; glukozun indirekt oksidasyonu [glukozun önce pirüvata dönüşümü (glikoliz) sonra pirüvatın anaerobik koşullarda laktata dönüşümü, aerobik koşullarda ise sitrik asit döngüsünde yılıklımı], glukozun direkt oksidasyonu (glukozun pentoz fosfat yolunda yıkılımı), glukozun glukuronik asit yolunda yıkılımı, glikojenez (glukozdan glikojen sentezi), liponeojenez (glukozun yağ asitlerine ve yağa dönüşümü), glukozdan diğer monosakkaritlerin ve kompleks karbonhidratların oluşumu, kan glukoz düzeyinin böbrek eşiği olan %160–180 mg’ı aştığı durumlarda idrarla glukoz atılımı (glukozüri)’dir.

Normal kan glukozu düzeyi, 12 saatlik açlıktan sonra %60–70 mg (3,3–3,9 mmol/L) arasındadır (normoglisemi). Kana glukoz veren olaylarla kandan glukoz alan olaylar arasındaki denge ile kan glukoz düzeyi ayarlanmaktadır. Kan glukoz düzeyini düşürücü yönde etkili olan olaylar ile kan glukoz düzeyini yükseltici yönde etkili olan olaylar karbohidrat metabolizmasını oluştururlar. Karbohidrat metabolizmasının merkezinde glukoz bulunur.

Karbohidrat metabolizması ve dolayısıyla kan glukoz düzeyinin düzenlenmesi, hormonlar tarafından yönetilir. Bu hormonlardan en önemlisi insülindir ve insüline karşıt etkiye sahip hormonlar (glukagon, epinefrin, büyüme hormonu, kortizol) ile diğer hormonlardır (tiroksin, somatostatin).
İnsülin, pankreas Langerhans adacıklarının beta-hücreleri tarafından üretilen bir proteindir. İnsan insülini, iki disülfür köprüsü ile birbirine bağlanmış, 51 amino asitten oluşan iki zincirden (A ve B zincirleri) oluşur ve A zincirinde 3. bir disülfür köprüsü daha bulunur. İnsülin sentezinde ilk oluşan yaklaşık 100 amino asitli preproinsülin enzimatik olarak parçalanarak proinsüline çevrilir. Proinsülin, insülin ve bağlayıcı peptid (C-peptid) içermektedir ve beta-hücrelerinin golgi kompleksindeki sekretuvar granüllerde depolanır. İnsülin ve C-peptid, portal dolaşıma eşit miktarlarda salgılanırlarsa da C-peptidin açlık konsantrasyonu, yarı ömrünün daha uzun olmasından dolayı insülin konsantrasyonlarından 5-10 kat daha yüksektir. C-peptid biyolojik aktiviteden yoksundur, fakat insülinin yapısını sağlamak için zorunlu gibi görünmektedir. İnsülin, glukozun yağ ve kas hücrelerine alınımını uyararak depolanmak üzere glikojen ya da yağa çevrilmesini sağlayan, karaciğerde glukoz üretimini inhibe edip protein sentezini uyaran ve protein parçalanmasını inhibe eden anabolik bir hormondur.
İnsülinin temel etkilerinden biri hücrelere glukoz alınımını arttırmaktır. İnsülinin başlıca hedef organları karaciğer, iskelet kası ve yağ dokusudur. Bu organlar, insüline verdikleri yanıtta bazı farklılıklar gösterirler. Örneğin, insülin kas ve yağ hücrelerinde özgün bir glukoz taşıyıcısı olan GLUT4 üzerinden glukoz alınımını uyarır, ancak karaciğerde uyarmaz.
Glukozun hücrelere taşınması iki protein ailesi tarafından düzenlenir: Bağırsak sodyum/glukoz karşılıklı taşıyıcısı, glukozun ve galaktozun ince bağırsak lümeninden alınımını, böbreklerde idrardan geriemilimini sağlar. Kolaylaştırıcılı glukoz taşıyıcıları (GLUT) olarak isimlendirilen ikinci glukoz taşıyıcı aile, çeşitli hücrelerin yüzeyinde yerleşmiştir ve GLUT1’den GLUT7’ye kadar numaralandırılmışlardır:
GLUT1, kırmızı kan hücreleri, beyin, böbrek, kolon ve plasentada bulunur; beyine glukoz taşınışını sınırlar.
GLUT2, karaciğer, pankreatik -hücreleri, ince bağırsakların bazolateral yüzünde bulunur; yüksek kapasiteli, düşük affınitelidir ki Km l5mM ve üstüdür.
GLUT3, nöronlar, plasenta, testiste bulunur; Km düşüktür (~1 mM)
GLUT4, adipoz doku, iskelet kasları ve kalpte bulunur; insülin'le uyarılan glukoz alınıp tutuluşunu sağlar. İnsülin, iskelet kasları ve adipoz dokuda glukoz transportunu uyarmaktadır. İnsülin reseptörüne bağlandığında glukoz taşıyıcıları, kendilerini içeren veziküllerden hücre membranına göçerler ve orada aktive olurlar
GLUT5, ince bağırsaklar, testis, sperm, böbrek, iskelet kasları, adipoz dokuda ve düşük düzeyde beyinde bulunur; fruktoz ve glukoz taşınmasında rol oynar.
GLUT6, protein düzeyinde ekprese edilmeyen yalancı bir gendir.
GLUT7, glukoneogenez yapan dokuların endoplazmik retikulumundan serbest glukozun difüzyonuna olanak sağlar.
İnsüline karşıt/zıt etkili düzenleyici hormonlar, kataboliktirler ve başlangıçta glikojenin glukoza partçalanmasını (glikojenoliz) artırarak ve sonra glukozun sentezini (glukoneogenez) uyararak hepatik glukoz üretimini artırırlar. Düşük kan glukozuna vücudun başlangıçtaki yanıtı, glukagon ve epinefrin tarafından uyarılan glukoz üretiminde bir artıştır. Zamanla büyüme hormonu ve kortizol, glukoz mobilizasyonunu artırır ve glukoz kullanımını düşürür. Karaciğer tarafından glukoz üretiminin, hormonal faktörlerden bağımsız, çevre glukoz konsantrasyonunun ters bir fonksiyonu olduğu (glukoz otoregülasyonu) ileri sürülmektedir.
Glukoz metabolizmasını etkileyen diğer hormonlardan tiroksin, glikojenolizi uyarır ve mide boşalma hızı ile intestinal glukoz emilimini artırır. Somatostatin, büyüme hormonunu inhibe eden hormon olarak da bilinir; hipofiz bezinden büyüme hormonunun salınmasını inhibe eder, ek olarak pankreastan glukagon ve insülin sekresyonunu inhibe eder.

Kan glukoz düzeyinde sapmalar ve nedenleri
12 saatlik açlıktan sonra normalde %60–70 mg (3,3–3,9 mmol/L) arasında (normoglisemi) olan kan glukozu düzeyi, fizyolojik/patolojik bazı nedenlerle değişmektedir.

Kan glukoz düzeyinde fizyolojik sapma nedenleri; beslenme, stres, egzersiz, bazal metabolizma değişiklikleri gibi nedenlerdir.
Yüksek karbohidratlı bir yemekten sonra kan glukozu yükselir ve yemekten sonraki 30 dakika ile 1 saat arasında 120-140 mg/dL (8 mM) düzeyine ulaşır. İnsülin düzeylerinin artıp glukagon düzeyinin düşmesiyle kan glukoz konsantrasyonu düşmeye başlar ve yemekten yaklaşık iki saat sonra açlık düzeyine döner. İnsülin, karaciğerde glikojen yıkılımını (glikojenoliz) inhibe eder, glikojen sentezini ve VLDL sentezini ise uyarır; istirahat halindeki kasta glukozun hücre içine girişini ve glikojen sentezini uyarır, yağ dokuda ise glukozun hücre içine girişini ve triaçilgliserol oluşumunu uyarır. Yüksek proteinli yemekten sonra ise kan glukoz düzeyi değişmezken insülin ve glukagon salıverilişi artar ve protein sentezi uyarılır.
Dört saatten uzun süren açlıkta insülin salımı azalır. Büyüme hormonu, glukokortikoidler ve glukagonun oransal artışı nedeniyle glukoz düzeyi yükselir. Ayrıca lipolizin hızlanmasıyla kandaki serbest yağ asitleri artar ve bunlar glukozun kas hücreleri tarafından alınımını azaltırlar. Sonuçta glukoz santral sinir sistemi için saklanır.
Stres durumu, adrenalin deşarjı ve glukokortikoid salıverilişinin artışı nedeniyle kan glukoz düzeyini artırır. Adrenalin, glikojenolizi uyarır. Glukokortikoidler de periferik dokularda glukoz alınımını ve glikolizi azaltırlar.
Egzersiz, glukozun kullanılması ve insülin reseptörlerinin uyarılması ile kan glukoz düzeyini düşürür. Ancak şiddetli egzersizde adrenalin deşarjı nedeniyle kan glukoz düzeyi yükselir.
Bazal metabolizmanın düşük olduğu hallerde kan glukoz düzeyi yüksektir.
Bunlardan başka; kan şekeri düzeyi hematokrit değerinin düşük olduğu anemi ve hemodilüsyon durumlarında yüksek bulunur; polisitemi ve hemokonsantrasyon durumlarında ise düşük bulunur.

Kan glukoz düzeyinde patolojik sapmalar, hiperglisemi ve hipoglisemi olarak tanımlanır. Hiperglisemi ve hipoglisemi, çeşitli durumlarda ortaya çıkabilir.

Hiperglisemi, 8-12 saatlik açlıktan sonra serum glukoz düzeyinin %110 mg’dan yüksek olması durumu olarak tanımlanır. Hiperglisemi, kana glukoz sağlanmasında artış veya kan glukozunun kullanılmasında azalma ile ilgilidir. Hipergliseminin görüldüğü çeşitli patolojik durumlar şunlardır:
Bazı hormonal bozukluklar: Diabetes mellitus, akut pankreatit, pankreas kisti, pankreas kanseri, hemokromatoz gibi insülinin azaldığı haller veya hipertiroidi, gigantizm ve akromegali, Cushing hastalığı ve sendromu, feokromasitoma gibi insülin antagonisti hormonların arttığı hallerde hiperglisemi saptanır.
Akut miyokard enfarktüsü: Stres nedeniyle adrenalin deşarjına bağlı olarak hiperglisemi saptanabilir.
Santral sinir sisteminde travma, tümör ve ansefalitler: Hipotalamık uyarı ile adrenalin salıverilişinin artışına bağlı olarak hiperglisemi saptanabilir.
Operasyon: Operasyondan 4-12 saat sonra hepatik glikojenolizin uyarılmasına bağlı olarak hiperglisemi saptanabilir.
Hamilelik: Östrojen, büyüme hormonu ve kortizol salıverilişinin artışı ile glukozun emilimi artar. Glukozun böbrek eşik değerinin düşmesiyle glukozüri görülebilir. Progesteron da insülini antagonize edebilir veya insülinin reseptörlere affinitesini azaltır.
Karaciğer hastalıkları: Kronik hepatitte glukoz, glikojen molekülüne bağlanamaz ve toklukta kan glukoz düzeyi aşırı yükselebilir.
İntravasküler glukoz veya intramüsküler ACTH uygulama: İV glukoz duygulama doğrudan kana glukoz sağlayan bir yoldur. ACTH, glukokortikoid salıverilişini uyarır; glukokortikoidler de periferik dokularda glukoz alınımını ve glikolizi azaltırlar.

Hipoglisemi, serum glukoz düzeyinin %40 mg’dan düşük olması durumu olarak tanımlanır. Hipoglisemi, santral sinir sistemini etkilediğinden tehlikelidir. Hipoglisemi durumunda baş ağrısı, baş dönmesi, baygınlık hissi, bulantı, mental fonksiyonlarda yavaşlama gibi santral sinir sistemi anoksisindekilere benzer semptomlar gözlenir. Kan glukozu hızlı olarak düşerse organizmanın buna adapte olabilmesi için adrenalin deşarjı olur ve buna bağlı olarak terleme, ajitasyon, halsizlik, tansiyon yükselmesi, taşikardi gibi adrenerjik bulgular gözlenir.
Hipoglisemide temel neden, kana glukoz sağlanmasının azalması veya kan glukozunun kullanımının artmasıdır. 12 saatlik açlıktan sonra saptanan hipoglisemi açlık hipoglisemisi olarak tanımlanır. Beslenmeden sonraki 2-6 saatlik zaman diliminde saptanan hipoglisemi ise postprandial hipoglisemi olarak tanımlanır. Ayrıca çocukluk dönemi hipoglisemileri de tanımlanmıştır.
Açlık hipoglisemileri, nedenlerine bağlı olarak çeşitli sınıflara ayrılabilir: İnsülin veya bazı ilaçların kullanılmasıyla ilgili açlık hipoglisemisi, insülin düzeyi artışı veya insülin antagonisti hormonların eksikliği ile ilgili açlık hipoglisemisi, Von Gierke hastalığında glukoz-6-fosfataz eksikliğine bağlı açlık hipoglisemisi, glikojen sentetaz eksikliğine bağlı açlık hipoglisemisi ve glukoneojenezde görevli enzimlerin eksikliklerine bağlı açlık hipoglisemileri tanımlanmıştır.
Postprandial hipoglisemiler, nedenlerine bağlı olarak çeşitli sınıflara ayrılabilir: Besinsel hipoglisemi (alimenter hipoglisemi), nörojenik hipoglisemi (fonksiyonel hipoglisemi), reaktif hipoglisemiler, alkol alımına bağlı hipoglisemi, genellikle beslenmeden 2-5 saat sonra ortaya çıkan idyopatik hipoglisemiler tanımlanmıştır.
Çocukluk dönemi hipoglisemileri, görüldüğü dönemler göre çeşitli olabilir: Neonatal dönem hipoglisemileri, erken bebeklik dönemi hipoglisemileri, bebeklik dönemi hipoglisemileri tanımlanmıştır. Açlıkta ve ateşli hastalıklarda substrat eksikliği nedeniyle de ketotik hipoglisemi gelişebilir; bebek yağlı diyetle beslendiğinde hipoglisemi ile birlikte ketoasidoz da görülür.

Devamı için tıklayınız
Tagler: Hiç etiket yok

Comments: (0)

Henüz yorum yapılmamış